Disney’e İlk Yolculuğumuz

Bir çocuğun dünyasının biraz daha büyüdüğü bir seyahatten notlar

Bazı yolculuklar bir çocuğun dünyasını biraz daha büyütmek içindir. Ona haritada uzak görünen yerlerin aslında ulaşılabilir olduğunu göstermek, hayaller ile gerçek hayat arasındaki mesafenin düşündüğümüz kadar büyük olmadığını hissettirmek…

Bu yolculuk da böyle başladı. Can’a Disney’in büyülü dünyasını keşfettirirken, yeni bir ülke ya da yeni bir şehir aracılığıyla dünyanın ne kadar büyük olduğunu ve merak ettikçe aslında ne kadar erişilebilir hâle geldiğini göstermek istedik.

Yolculuğun ilk durağı Miami’ydi. Uzun uçuşun ardından otelde dinlenmek en doğru karardı. Ertesi sabah hava çok güneşli değildi ama bizim enerjimiz ve heyecanımız oldukça yüksekti.

Kahvaltı için IHOP’a uğradık. Klasik Amerikan kahvaltısı ve büyük porsiyonlar Can için oldukça eğlenceliydi.

Sonrasında Hollywood Beach boyunca yürüyüş yaptık. Yürürken okyanustan gelen hafif tuzlu rüzgâr şehrin kendine özgü enerjisini hemen hissettirdi. Bir anda kendimizi filmlerden tanıdığımız bir dünyanın içinde bulduk.

Öğleden sonra ise tropikal bir yağmurla karşılaştık. Sokaklar kısa sürede sular altında kaldı. Kiralık araç küçük bir arıza verdi ama kısa sürede halledip yola devam ettik.

Yaklaşık üç buçuk saatlik bir yolun ardından Disney dünyasına yaklaşıyorduk. Arka koltuktan gelen en sık soru ise hep aynıydı:
“Disney’e daha ne kadar var?”

Orlando’daki Disney kompleksi gerçekten devasa. Aslında dört ayrı park ve iki su parkından oluşuyor. Biz zamanımızı Magic Kingdom ve Disney’s Hollywood Studios’da geçirdik. Magic Kingdom’a adım attığınız anda kendinizi büyülü bir dünyanın içinde buluyorsunuz.

Parkın içinde dolaşırken fark ettiğimiz küçük bir gerçek de vardı. Disney dünyası hâlâ büyük ölçüde bizim çocukluğumuzun karakterleri etrafında dönüyor. Mickey Mouse, Minnie Mouse, Donald Duck… Klasikler hâlâ orada ama Can’ın ilgisi daha çok farklı alanlara kaydı.

Örneğin Buzz Lightyear oyunu onun favorilerinden biri oldu. Küçük lazerlerle hedef vurulan bu oyun adeta küçük bir uzay görevine dönüşüyordu. Skor tabelasına bakarken gözlerindeki heyecan gerçekten görülmeye değerdi.

Asıl macera ise roller coaster’larla başladı. Can için bu deneyimler çılgın bir keşifti. Yaşına göre oldukça iddialı hızlar ve yükseklikler vardı. En çok konuştuğumuz anlardan biri TRON roller coaster oldu. Can babasıyla birlikte bindi; ben de başka birinin yanına denk geldim. TRON’dan sonra korkudan gözlerimi kapattığımı söylediğimde bunun onun için oldukça eğlenceli bir detay olduğunu görmek gülümsetti.

Magic Kingdom’daki bir diğer keyifli keşif ise Alice’s Adventures in Wonderland temalı labirentti. Labirentin içinde kaybolmak, yanlış yolları denemek ve çıkışı bulmaya çalışmak onun için küçük ama heyecanlı bir maceraya dönüştü.

Hollywood Studios ise bambaşka bir atmosfer sunuyordu. Burası adeta film evrenlerinin içine girilen bir park gibiydi. Can’ın kalbi hızla Star Wars alanına kaydı. Uzay gemileri, karakterler ve atmosfer onu tamamen içine çekti. Günün sonunda kendi Star Wars ışın kılıcını tasarladı. O kılıç hâlâ evde duruyor ve zaman zaman yeni oyunların parçası olmaya devam ediyor.

Disney deneyimi gerçekten yorucu. Parklar çok büyük, yürüyüş çok fazla ve neredeyse her aktivite için sıra beklemek gerekiyor. Eğer sadece Disney için gidilecek bir plan yapılacaksa birkaç gün daha fazla ayırmak ve aralara dinlenme zamanları koymak kesinlikle iyi bir fikir.

İki günlük Disney deneyiminin ardından rotayı biraz değiştirdik ve Kennedy Space Center’a gittik. Ay’a giden roketlerin fırlatıldığı yerde yürümek, devasa roketleri yakından görmek ve uzay hikâyelerini dinlemek… Disney’deki heyecandan farklı ama bir o kadar etkileyici bir deneyimdi. Can’ın gözlerindeki merak ifadesi bu yolculuğun en değerli anlarından biriydi.

Miami’ye döndüğümüzde tempo biraz yavaşladı. South Beach’te okyanus kenarında geçirilen sakin anlar, deniz, güneş ve kum keyfi… Little Havana’da Küba kültürünü hissetmek, bir puro dükkânında uzun uzun sohbet etmek… Seyahatin son günleri biraz nefes almak ve gördüklerimizi sindirmek için iyi geldi.

Dönüş yolunda düşündüğüm şey aslında oldukça basitti. Oğlumun dünyasının biraz daha büyüdüğünü görmekti.

Can döndüğümüzde artık herkesin oraya gidebileceğini düşünüyordu. Dünya ona daha erişilebilir görünüyordu.
“Oraya şu arkadaşımla da gideriz değil mi anne?” diye sordu.

Ben ise gülümseyerek düşündüm: Ben bu yaşımda ilk kez gidiyorum ama neden olmasın… Belki ikinci kez de olur, üçüncü de. Belki bir gün gerçekten kendi başına da gidersin oğlum.

Ve bu yolculuğun en güzel tarafı tam olarak buydu.

Seyahatten Küçük Notlar

Bu yolculuk bize birkaç pratik şey de öğretti. Gitmeyi düşünenler için küçük notlar bırakmak iyi olabilir:

  • Türkiye’den Miami uçuşu oldukça uzun. Özellikle çocukla seyahat ediliyorsa ilk günü dinlenmeye ayırmak seyahatin geri kalanı için enerjiyi korumaya yardımcı oluyor.
  • Disney parkları düşündüğünüzden çok daha büyük. Eğer sadece Disney için gidilecekse en az 2–3 gün ayırmak ve mümkünse aralara dinlenme zamanları koymak iyi bir fikir.
  • Parklara gitmeden önce Disney uygulamasını indirmek sıra sürelerini görmek ve günü planlamak açısından oldukça işe yarıyor.
  • Orlando’ya kadar gitmişken Kennedy Space Center’ı programa eklemek bambaşka bir deneyim sunuyor. Disney’in eğlencesinden sonra uzay hikâyeleri özellikle çocukların hayal dünyasını farklı bir yere taşıyabiliyor.
  • Miami’ye dönüşte birkaç gün ayırmak ise seyahatin temposunu dengelemek için güzel oluyor. South Beach’te yürüyüş yapmak ya da Little Havana’da şehrin farklı kültürünü görmek iyi bir kapanış sağlayabiliyor.

Seyahatten Fotoğraflar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir